Postnişinler
Arif Yaşar Baba

Arif Yaşar Baba

Posta Geçişi: 1925

Karyağdı Tekkesinde Arif Yaşar baba Dönemi

Hafiz Salih Baba'nın ölümünden sonra tekke Postnişin liginin bir süre boş kaldığı tespit edilmektedir. Bu sırada 1920 yılında tekke tevhit hanesinin bir bölümünün yıkıldığı, enkazın zayi olmamasının emredildiği anlaşılmaktadır. Aynı yıl tekke Postnişinliğine talip zuhur etmişse del644 Nitekim 9 Ocak 1925 tarihine kadar sekiz yıl boş kalan tekkenin Postnişinliğine Hacı Bektaş Veli Tekkesi'nden verilen bir icazetname ile tekkenin şeyhleri arasındaki "en ünlü sima olan Hafız Tatar Arif Yaşar Baba (v. 1934) tayin edilmiştir.

Yaşar Baba Tekkenin hem son Postnişini hem de en renkli kişiliğidir. Sık sık İstanbul Tekkelerine davet edilen Zakir başılardan birisidir. Hatta Muharrem ayında Üsküdar'daki İranlılar Mescidindeki cemiyetlere dahi davet edildiği rivayet edilmektedir. Ayrıca Beyazıt veya Süleymaniye camilerinden birinde baş müezzin olup menuşlü bir zat idi. 1925 yılında, tekkelerin kapatılmasından aylar önce postnişin olmuştur. Bir taraftan Karyağdı Baba Tekkesi'nde Cuma geceleri ayin-i cemler yaparken diğer taraftan da Mesnevi sohbetlerinde bulunmuştur. Böylece dönemin pek çok tekkesinde olduğu gibi burada da Mevlana'nın Mesnevisi şerh edilmiştir. Yaşar Baba hem Galatasaray mezunu bir aydın, hem de hafızlığını tamamlamış bir medreselidir. Hafızasındaki binlerce nefes ve ilahi ile Yaşar Baba dönemin tasavvuf muhitlerinde aranan ve itibar gören zâkirbaşılarındandır.

Nicolas Vatin ve Thierry Zarcone hakkında şu bilgileri vermektedir: "Karadeniz Ereğli'sine yerleşmiş Tatar kökenli bir aileden gelen Yaşar Baba gerçek ismiyle Aşkı mistisizmle önceden tanışmış bir çevrede yetişmiş. Öğrenimini Galatasaray Lisesinde tamamlamış, Balat imamı Hasan Tahsin'in yanında Kur'an öğrenmiş ve çok genç yaşta hafız diplomasını almıştır. Bundan sonra ilahi okumaktaki rakip kabul etmeyen yeteneği ile Osmanlı başkentindeki tekkelerde adını duyurmuştur. Bu yeteneği ona Zâkirbaşı ünvanlı ve bütün dervişler arasında saygınlık getirmiştir. Farsça da bilmekte ve dergâhta, Celaleddin Ruminin ünlü şiiri Mesnevi'yi okumaktadır. Ayrıca uzun yıllar Milli Eğitim Bakanlığı'nda memur olarak çalışmıştır.

Öte yandan Yaşar Baba'ya Hacı Bektaş Veli Tekkesi'nden verilen icazetnamede babanın Karyağdı Baba Tekkesi'nde postnişinlik yapmaya ehil olduğu ve tekkede icra edeceği vazife şöyle anlatılmaktadır: "Pirimiz Efendimiz Esseydi Muhammed Hünkâr Hacı Bektaş Velî kuddise sirruhü'l-alî vel-celi hazretlerinin tarikat-ı aliyyesine müntesip ve rişte-i irâdelerine müteallık ve merbût olan âşıkân, sâdıkân, muhibbân, dervişân-ı hakikat nişânların malûmları olsun ki bu defa münhal kalan İstanbul'da Karyağdı Dergâhı post-nişînliğine sîret-i hâli ve iktidâr-ı kemâliyle marûf ve evsâf-ı memdûha-i matlûbe ile mevsûf ve mücerrebül-etvâr Yaşar Baba'nın ikâdına hasbe't-tarîka ruhsat ve icâzet verilmesi hakkında mahallî muhibbânı taraflarından gönderilen mektup vâsıl ve methûmuna ıttılâımız şâmil oldu mü'minlerin Tahsin eyledikleri şey indallah-ı müstehasendir me'alinde vârid olan hadîs-i şerife imtisâlen bizler dahi mûmaileyh Yaşar Baba'nın şeriat-ı Muhammediye ve tarîkat-ı Ahmediye erkânının icrâsına dikkat ve şeriatı müstakîmden ser-mû inhirâf etmemeğe ve âdâb-ı tarikatla mü'eddeb ve muhezzeb-i himmet ve ayende ve revendeye hüsn-ı nazarla hızmet ve bihamdillahi teâla vatan-ı azîz-i mukaddesimizi tahlis eden gazi-yi bîmedânî Mustafa Kemâl Paşa hazretleriyle rüfeka-yı kirâm-i mücahedetlerinin himmet ve şecaat-ı haydarâneleriyle mü'essis-i devlet-i cumhuriyetisin mâdâmü'l-mülüvân-1 hükümran şan ve celâdet ve saadet-i ebediye ile mazhâr-ı iâne-i ruhâniye-i cenâb-ı saâdet buyurulması davât-i mefrûzasına evkât-ı hamsede (beş vakit namaz) müdâvemet ve'lhâsıl zâhir ve bâtın müstahsen hareket etmesi me'mulümüz düğünden zâviye-i mezkûr postuna kuûd ile muhibbân, âşıkân, sâdıkânın hidemât-ı maneviye-i malümelerini ifâ ile beraber kendisinden yed tutup ikrârbend olmalarına ruhsat ve bâbâ-yı mûmaileyhe iş bu icâzetnâme dergâh-ı feyz-iktinâh-ı Hazret-i Pîri'den verildi cümlenizin malûmu olsun.

Yaşar Baba hakkında en kapsamlı bilgiler Cemaleddin Server Revnakoğlu tarafından verilmiştir. Revnakoğlu, Yaşar Baba hakkında şunları yazmaktadır: "…..İstanbul'da çok gelişmiş bir bakıma mektepleşmiş olan Klasik Tekke Musikimizde geniş şöhrete erişmiş nâmh zâkirbaşıların başında gelen Yaşar Baba, bu sahanın son zamanlarda gerçekten pek kudretli simalarından ve tam manasıyla 'Büyük Üstâd" larından biri olarak tanınmıştı. Bu yüzden her yerde sevgi ve rağbet görür, her zikir meydanı, her dergâh kendisini hasretle beklerdi. Tekkelerin son gününe kadar bu değerini kaybetmedi, kimse onun yerine oturamadı.

Kıyâm zikrinde pek ustaca olan Reisliği, Zâkirbaşılığı, hele icra kudreti hayret verecek şekilde bir birinden son derece üstün ve azametliydi besteleriyle kafasında taşıdığı binlerce Şuul, Durak, ve ilahi hazinesinde zenginliği ölçülemiyordu O derece eşsiz ve benzersizdi. Bu yüzdendir ki hiçbir Zâkir, Zâkirbaşı, Hanende ve Musikişinas, onula baş edemedi, boy ölçüşemedi.

Baba'nın asıl adı Yaşar Aşkî idi. Hiç kullanılmayan bu isim, yalnız âilesi büyüklerinin hafizasında hâtıra olarak kalmıştı. Herkes her yerde onu 'Yaşar Baba' diye tanırdı.

Çocukluğu, tekke çevresi içinde geçti. Tarikat ve Tasavvuf terbiyesi altında büyüdü. Bu münasebetle pek genç yaşında birkaç tarikata girip çıktı. Hepsinde birer parça oyalandı, uyandı zarfı yırttı, nihayet neş'eli mizacına, yaradılışına uygun bulduğu Bektaşilik'te karar kıldı.

Yıllar önce kendisinden sonra da kendisini yakından tanıyanlardan tesbit etmiş olduğuma göre, Yaşar Baba Erenlerimiz aslında Karadeniz Ereğli’sine bağlı Alab Bucağı yerlilerinden, "Alablılar' ailesinden ve Hatibzâdeler soyundandır. Kökü Tatar Türklerine dayanır.

Bu ailenin en yaşlı rüknü olan zamanının esnaf kethüdası Hacı Hâfiz Halil Efendi'nin büyük oğlu idi. Kendisine Tatar Yaşar Baba denilmesi umulabilir ki bu yüzdendir zâten, içinden gülen ve şehlâ bakışları içinde zekâ parıldayan küçücük gözleri, kösemsi sakalı ve yüz çizgilerinin bütünüyle tam bir Türkistânlı'yı ve Tatar tipini hatırlatırdı. Bundan dolayı kendisine Tatar Yaşar denildiği halde doğma büyüme İstanbullu idi. Eğrikapı Molla Aşkî taraflarında dünyaya geldi. Çocukluğu, gençliği hep buralarda geçti.

Musikide isim yaparak ortaya çıktıktan sonra başlayan hayatı, önce Fethiye, Dırağman ve Balat’ta, daha sonra Eyüp'te devam ederek nihâyete erdi.

Babasını küçük yaşta kaybetmiş bulunduğundan tahsilini bitiremedi. Hayatını kendi emeği ile kazanmak zorunda kaldı. Süleymaniye'de bir dökmeci ustasının yanına girdi. Divitçi çıraklığı etti. Bu sıralarda hıfza da başlamıştı. Balat (Ferruh Kethüda), Meydancık (Hoca Kasım Günânî), Molla Aşki câmilerinde pîr aşkına 'Ezânlar' okuyor, salâlar veriyor, içeride müezzinlik ediyor, firsat buldukça tevşihli mevlidlerde ilâhî okuyanlarn yanına ilişerek kendisinde yavaş yavaş belirmeye başlayan temâyül ve istidâdımı geliştirmeğe çalışıyordu. Nihâyet, musiki aşkı, bilhassa klasik ma'bed musikimize karşı duyduğu derin alâka, gün geçtikçe arttı ve onu ister istemez zamanın üstadlarının meşklerinde bulunmağa sevk etti. Önce komşusu Mahzen-i esrâr-ı musiki ve ser-hânende-i Hazret-i Şehı-riyâri denilmekle tanınmış Muallim İsmail Hakkı Bey'den sonra Balat'da Sünbüliye tarikatından Ferruh Kethüda Tekkesi postnişini, alim, arif bir zât olan Durakçı ve Mi'daciyeci Şeyh hâfız Kemâleddin Efendi'den meşk'a başladı. Daha sonra meşhur Turşucu Hâfız'a geldi. Ondan da bir hayli feyizlendi. Ayrıca yine bu yolun üstâdı Deli Es'ad'tan birçok Şu'al, Durak ve ilahi geçti. Bunlarla da kalmayarak zamanın büyük şöhretlerinden Bala Meydancık (Hoca Kasım Günâni) Camii imamı ve zâkirler zâkiri Hâfiz Hasan Tahsin Efendi'ye başvurdu; onun talebe ve çırakları arasına karıştı. Meşk arkadaşı rahmetli babacığımla beraber Balat İmamı'nın derslerine aşkla, şevle geceli gündüzlün devam ettiler Hevesli çocuk zengin istidâdı sayesinde hemen göze çarpar bir hâl almış, talebe arasında bir kıymet olarak parlamaya başlamıştı. Az bir zaman içinde devrin büyük üstâdı Balat İmam’ından Zâkirbaşılık icâzetnâmesi almağa muvaffuk oldu. Genç yaşta bu şerefi kazandı. Fakat hocasına saygısından, terbiye ve tevâzu gösterip, onun hayatında Zâkirbaşı postuna oturmadı. Geldiği ve getirildiği tekkelerde ancak onun karşısında peyrev (yardımcı) olarak zikri idareye çalışırdı.

Üzerinde ayrıca kıyâm reisliği de vardı. Bunun usule göre törenle verilen izin Fatiha'sını daha önceden almıştı. Bu itibârla İstanbul kıyâmî tekkelerinde uzun zaman kıyâm reisliği yaptı. Meselâ ihtişamlı, coşkun zikirleri ve usta zikircileri ile zamanında ün salmış Kubbe Tekkesi'nin kıyâm reisliğini uzun yıllar en mükemmel şekli ile idare ve ikame etti. Tekke'nin Kubbeliler ismi ile tanınmasında büyük bir âmil oldu.

Burası aynı zamanda onun kendi tekkesi olduğundan zikre girilmeden önce ve sonra şedd kuşanıp, hizmete soyunup Feyz Kapısı'nda Meydan Nakibliği de ediyordu.

Yaşar Baba, Gülşenî Savları'nı da iyi bilirdi. Mi'raciye bahirleri gibi iki kişi ile birlikte okunulan ve bir adı da Tapu Savtı olan; ayrı bir usulde bestelenmiş bu ilâhîleri elde etmek için, mahallesindeki Gülşenihâne'ye bilhassa devam eyledi. Tekkenin postnişini Hasan Sezai Efendi'nin kardeşi Zâkir İsmail Efendi'nin meşklerinde bulunup Savtlar'ı ondan geçti.

Bu şekilde yıllarını harcayarak, ne lâzımsa öğrenip, ortaya çıkan Yaşar Baba'nın yukarıda yazdığımız gibi Kıyâm Reisliği, Zâkirbaşılığı en başta gelmek üzere Devrân yürürken bir düzine ilâhî atmasından Mevlid, Mersiye ve Durak okumasına ve hatta kendisinden hiç umulmadığı halde, Ramazan'da mihrâba geçip terâvîh namazı kıldırmasına, Mahfil veya Maksure'de müezzinlik etmesine kadar hepsi biri birinden tertipli, ustalıklı ve bir başka güzellikte idi. Musikide nazarî bilgisi pek esaslı ve etraflı olmamakla beraber hiç gözden kaçmayan icra kudretine yetişilemiyordu. Baba'nın bu eşsiz tarafına, onu yetiştiren hocaları bile imreniyorlardı.

İstanbul tekkelerinin göz bebeği ve tekke musikisinin bir tanesi sayılması sebepsiz değildi.

İlâhî aşkın, tasavvufun zamanında ilk büyük mektebi ve klasik musikimizin biricik konservatuarı sayılan eski dergâhların, dergâhlara mahsus zikir âlemlerinin hakikaten yüzünü güldürmüş adamdır.

Yaşar Baba'nın Erenler Meydanı'nda bir görünmesi, zikrin zevkini artırır, herkese bir başka coşkunluk getirirdi.

Öteden beri bu işin üstadı bilinen eski Zâkirler, zâkirbaşılar onun bulunduğu yerde bu sebeple zikri açmazlar, yanına ilâhî atamazlar, onun usul ve tertibinden dışarı çıkamazlardı. Meşk hocaları bile unuttuklarını tamamlamak için Yaşar Baba'ya gelirlerdi. Keza, yılarca ve defalarca meydan açmış, devran sürmüş, zikir şekillerinin her türlü usul ve erkânına vâkıf, kıdemli şeyh efendiler, Yaşar Baba'nın idaresi altında yürüyen mukabele ve ayin-i şeriflere ufacık bir müdahalede bulunmaktan çekinirlerdi.

Zikrin usul ve ahengini bozmamak için, kıyam olsun devran olsun, Meydan'da her şeyi tamamen ona bırakırlardı.

Yaşar Baba'nın klasik tarzda okuduğu mevlid ve mersiyeler de, aynı bir hususiyet taşırdı. Bunlar onun ağzından Selef ‘den kalma müstesna bir usul ve tavırla dinlenilir, her nağmesinde bir başka eda, kulak zevkini okşardı.

Hele, yumuşacık tatlı sesi ile mersiye okuyuşları bambaşka idi. Ehl-i Beyt'e vurgun Ca'feri mezhebi mensubu İranlı Müslüman kardeşlerimizi bu yanık ve oynak hançeresi ile kendisine hayran etmekteydi. Onlarca mâtem ayı olarak bilinen muharremlerde Yaşar Baba'yı Valide Hanı'na götürürler; ta'ziye meclislerinde o mersiyesini okur iken karşısında diz çöküp bükâ ederler (gözyaşı dö-kerler), kendilerinden geçerlerdi. Çünkü Baba'nın Mersiyehânlığı Fethiyeli Nezihi Bey'e benzerdi. Okuyuşları tıpkı onunki gibi yürekten gelir, yüreklere işlerdi ve taklit edilemeyecek bir şekilde idi.

İstanbul Bektaşi tekkelerinde âdet olduğu üzere, Sâfi Baba Mersiyesi'ni, diğer tekkelerde ise, Yazıcıoğlu Mersiyesi'ni okuduğu halde usul ve tavırlarını birbirine karıştırdığı görülmezdi.

Yaşar Baba'nın zâkirliğinde ve zikri idare etmek hususundaki büyük başarısında peyrevlerinin çok önemli hizmet ve yardımları olduğunu unutmamak lâzım gelir...

Zikirlerin mükemmeliyeti bir yerde anlatılırken:

Üsküdarlı Kemâl'in reisliğinde ve Yaşar Baba'nın idaresinde; deniliyordu... Yaşar Baba'nın 'acâîb' denilecek tuhaf tarafları da vardı.

Zikri açarken ayakta okuduğu münacattan başka, şuûl ve ilâhîlerden çoğunu sonuna kadar okumazdı. Bu fena alışkanlığı yüzünden baş tarafını atıp da, alt tarafını bilerek veya bilmeyerek yarıda bıraktığı yahut sonunu getiremediği eserleri, ekseriya peyrevleri tamamlar; sezdirmeden, aksatmadan zikri yürütmeğe çalışırlardı. Bunun içindir ki Yaşar Baba'nın karşısında peyrevlik etmek, herkesin başarabileceği bir iş değildi. Her Zâkir, hatta Zâkirbaşı buna kolay kolay cesaret gösteremezdi. Bir def a musiki-şinas olmak (iyi musiki bilmek) mutlaka şarttı. Zengin mahfüzata malik bulunmak da lâzım geliyordu.

Kendisi ilk zamanlar Üsküdarlı Hâfız Fahrî Efendi'ye peyrevlik etmişti. Onun musiki bilgisinden kâfi derecede faydalandıktan sonra, Balat Imanı'na gelmiş, ondan öğrendikleri ile bir kat daha olgunlaşıp, bir Yaşar Baba olmuştu.

İstanbul tekkelerinin tanınmış kıyam reislerinden Şeyh Hilmi merhum zamanın belli başlı Zâkirleri ve kıyam reisleri için tuttuğu not defterinde, Yaşar Baba hakkında şunları söylüyor:

'Baba Erenlerimiz, birinci sınıf Zâkirlerinden ve yerine konulamayacak en birinci Zâkir basılardandır. Hakkıyla Bülbül-i Gülistan-ı Tekâya olduğu cümlenin malumudur. Her vech ile şüpheden vârestedir. Kendisi hem kıyımı hem devranıdır. Aynı zamanda mersiyehandır.

Bâhusûs, tavrına, edâsına dayanılmaz. Yanında çok kimse dikiş tutturamaz. Halaka-i zikre riyâset ve idaresi ile de ayrıca meşhur ve mümtâzdır. Zira bir Zâkirbaşı, riyâset kudretini hâiz değilse her ne kadar başta bulunsa mutlak kusuru vardır; zikre lâyıkı ile intibak edemez. Bu kıymetli zât-ı şerif her ikisini câmi bulunduğundan postunda hâkim ve yektâdır. Meydân-ı Evliyâullah'ta vücudu ile iftihar olunan zevât-ı nâdiredendir.'

Eski güzel terim ile söylemek lâzım gelirse, Yaşar Baba'mız Hilmi'nin de belirtmek istediği gibi kendi çapında ve çağında (Sultânu'z-Zâkirîn) denilmeğe hakikaten pek lâyık olmuş adamdı. Defterler dolusu ilâhî mecmuasından başka, kafasının arşivinde çeşitli besteleri ile derlenmiş binlerce eser onun ölümü ile beraber toprağa girdi. Zamanında hiç bir Zâkir’den göremediğimiz o müstesna tavrından, örnek bilinen eda ve üslubundan, hele Kıyam Tevhidi açılırken o kıvrak sesi ile okuduğu Münacatın başındaki Ya Mevlânâ' sından şimdi elimizde kalan yalnız hazin bir hâtıradır. Ne yazık ki, o da zamanla kaybolmak üzere bulunuyor.

Kendisi de bir tekke çocuğu olan, bir vakitler tekke şeyhliği ve zâkirliği de etmiş bulunan pek değerli dostum ve meslektaşım Saadeddîn Nüzhet merhum, bundan dolayı büyük bir vukûf ile yazdığı 'Türk Musikisi Antolojisi' isimli tamamlanmamış eserinin birinci cildinde Yaşar Baba'nın kıymet ve meziyetleri hakkında kısa da olsa aynı şeyleri tekrarlamakta ve onun mersiyehânlığını pek çok takdir eden İran hükümetinin kendisine Şîr-i Hurşîd nişânı verdiğini yazmaktadır...

Yaşar Baba'nın Tarikat Tarafı

İlk intisâbı Halvetiye'nin Sünbüliye kolunadır... O zamanlar, henüz 23 yaşlarında yakışıklı bir delikanlı olan ve 'Hâfız Yaşar' ismi ile bilinen, geleceğin Babaerenleri ilk defa eniştesi Şeyh Arif Efendi'nin elinden eyizlendi. Ondan tekbirli bir arâkiye giydi. Bu itibârla Baba'nın tekkeye bağlı bir derviş olarak ilk defa zikir halkasına oturması, deverâna girmesi bu dergâhın meydanında oldu.

Burada gereken tarikat terbiyesini gördükten, nasibi kadar feyzi aldıktan sonra, Kadiri şeyhleri içinde mübarek bir şahsiyete sahip olarak bilinen ve İstanbul'da şöhret yapmış Müştakzâde Şeyh İbrahim Edhem Efendi ile tanıştı...

Yaşar şeyhe gönül verdi. Şeyh de Yaşar'a bir 'gül' verdi.

Kâdiri tarikatının ananevi mübarek bir nişânı olarak başta taşınan ve çiçek motifi şeklinde yedi renk ham ibrişim ile işlenen bu 'gül'ü, Yaşar 'arâkiyesinin tepesine dikip, başının üstünde gezdirdiği zamanlar Gavs-ı A'zam bendesi idi.

Kâdiri fukarâsından (dervişlerinden) Yaşar Dede olmuştu.

Şeyh Edhem Baba'nın Hicri 1304 tarihinde vefatı ile Yaşar Baba tarikat yetimi olarak ortada kaldı. Sülukunu tamamlamak için hemen Unkapanı'nda, Salih Paşa mahallesi Yeşil Tulumba sokakta yer alan Rufäiye'den Şeyh Abdülhalim Efendi Tekkesi ‘ne gitti. Yeniden oranın postnişini ve Üskübi Camii ve mahallesi imamı Hacı Hâfız Mustafa Muhyiddin Efendi'nin teslik ve terbiyesi altına girdi.

Kısa bir süre içinde o da Cemâl yurduna yürüyüp vefat edince, Fatih çevresinde Kadıçeşmesi'ndeki Müfti Hamamı Tekkesi'ne başvurdu. Kiliseden çevrilme tarihi bir ma'bed olan bu dergâhın son münevver şeyhi Mustafa Râşid Rahmi Efendi yaş ve kıdem itibâriyle zamanının Şeyhu'l-Meşâyihi (Şeyhler Şeyhi) sayılıyordu.

Yaşar, bu sefer de bu muhterem zâtdan tecdid-i vuzû eyledi.

Derece ve mertebeleri, usülüne göre zamanla birer birer geçip tamamladıktan sonra Râşid Efendi Hazretlerinden Rufâi tâcı giydi ve hilâfetnâme aldı. Bu sûretle Sünbüli dervişi, Kâdiri dedesi, Hâfız Yaşar, artık teslik ve irşada ehliyetli, icra-yı meşihata me'zun (Tarikat yaymaya, meydan açmaya, derviş alıp yetiştirmeye, hususiyle âyin-i şerif icrasına izinli ve yetkili) bir Rufäi halifesi ve şeyhi olmuştu. Başına, Rufâilere mahsus siyah şemle (sarık) sarıyordu.

Yaşar Baba'nın Bektaşiliğe Girişi

Yaşar Baba'nın Bektaşiliğe girişi, Fethiye'de Mehmet Ağa caddesindeki evinden Eyüb'e taşındığı yıllara rastlar.

Bu tarikatte ilk talibliği ve nasîbi Üsküdarlı Büyük Tevfik Efendizâde Ziyâ Baba'dandır.

Aynı zamanda ilmiyeden bulunması münasebetiyle kendisine "Ziya Molla' da denilen Ziyâ Baba, Üsküdar'da, İnâdiye çevresinde eski menzilhâne yokuşunda (Şimdiki Karaca Ahmed Caddesi) meşhur Rıfai Âsitanesi (Perşembe Tekkesi)' nin postnişîni bulunuyordu.

Hakikaten yüksek görüşlü, tahsilli, bilgili, olgun, uyanık, hâl ve gönül ehli bir insandı. Rufäilik ile Bektaşiliği şahsında kolayca birleştirmiş, bunları birbiriyle kaynaştırıp yol kardeşi etmişti. Bunlar aksatmadan kol kola gezdirmesini pekiyi iliyordu.

Yazları olunca Yakacık’ta bulunan diğer kendi tekkesine gider; bazen de yüb'e gelir, kendisini hasretle bekleyen dostlarında misafir kahırdı. Yaşar'ı iyâ Baba ile tanışıp anlaşması bu tarihlerde başlar.

Ziyâ Baba Eyüp'de Eski-Yeni Camii şerîfinin karşısındaki evinde oturduğu amanlar Yaşar, Ziyâ Baba'dan nasîplenmek arzusuna düştü.

Kubbe Tekkesi'nde zikir arkadaşı ve pîrdaşı sonra halifebaba olan Postacı iritli Ali Cemâli ile Ziyâ Baba'ya gelip, ondan nasîp aldılar. İkisi birden onun ikrar bendesi oldular. Bu nasîplenme neş'esine daha sonra başkaları da katıldı.

Bektaşiler başta olmak üzere bütün tarikat mensuplarınca Muharrem ayı, Mâh-i Nakşibendiliğin kolu olan Hâlidilerden ve katı sofulardan başka; Alevîler Mâtem (Mâtem Ayı) olarak bilinir. İlk günlerinden Safer ayının sonuna kadar bütün tekkelerde İmam Hüseyin'in ve Kerbelâ Şehitlerinin mübarek ruhlarını ta'ziye için mersiyeler okunur, kurbanlar tığlanır (kesilir), aş pişer, âşure kaynar, gelene gidene, hele fakir fukarâya bu Ali sofrasından, İmam Hüseyin çorbasından bol bol dağıtılır, bol bol cünbüşlenilir (yenilir) di.

Zamanının birinci sınıf mersiyehânlarından biri olan Yaşar Baba'yı bu münasebetle İstanbul tekkelerinde paylaşamazlardı.

Şehrin Bektaşi tekkeleri içinde en eskisi ve mücerred koldan gelenlerin ilki olan Merdivenköy Şahkulu Sultan Tekkesi'ne de Yaşar Baba'yı mersiye okutmak üzere bilhassa davet ederlerdi. Zâten eski dostu ve bu işlerde rehberi Ali Cemâli de oradaydı. Ayn-i Cem'lerde, tekkenin aşevinde (matahında) aşçılık ediyordu. Onun ısındırmasıyle Yaşar'ın gönlü tekkeye yatmıştı. Bu iki vesileyle, biraz da kendi isteğiyle oraya gidip gelirken, dergâhın postnişîni ve Bektaşilik edebiyatının son mühim simâsı Mehmet Ali Hilmi Dedebaba'nın huzuruna çıktı; ondan nazar ve teveccüh gördü. Bu neş'e ile onun meydanında bir süre pervânelik etti, hizmetinde bulundu.

Erenler eşiğinde, yol erkânında böylece gereken vazifeleri, vecibeleri kusursuz olarak görüp bitirdikten sonra, o vaktin halife babası ve Çamlıca Tekkesi postnişini Ali Nutkî Baba’dan yine Ali Cemâli ile beraber- babalık icâzetnâmesini alır.

Yaşar Baba, başındaki Rufai tâcının üstüne bu defa yine siyah destarlı, edhemî terkli (on iki dilimli) bir Bektaşi fahri (tâcı) geçirmiş bulunuyordu. Bu süretle zâkirbaşı postundan, Rufäi şeyhliğinden Bektaşi babalığına geçen Yaşar Baba, kendi meydanını da nasîplendiği ilk yer olan Eyüp'te açtı.

Eyüp-Bahariye caddesinde, 16 Mart Şehitleri'ni biraz geçince, hemen gelen birinci evi ilk refikası Nazmiye Hanım'ın parası ile satın almış, bir müddet sonra burasını bir Bektaşi zâviyesi haline getirmişti. İki katı, sarı badanalı, yarı ahşap, yanı kårgir olan bu evin yanı ve arkası, yukarı yamaçtan inen geniş mezarlığın etekleriyle çevriliydi. Karşı sırasında develerin geviş getirmesi dışarıdan duyulan meşhur Deveciler Hanı vardı. Eski Eyüplüler buralara Atmaca Mevkii diyorlar.

Zâviyenin yanı başında yatan ve türbesi ziyaretgâh olan; mazanna-i kiramdan -kerametleri zahir olmuş büyük velilerden- Süleyman Veliyuddîn ismiyle buraya 'Süleyman Veliyüddin Baba Tekkesi' denildi.

Yaşar Baba, bu dergâhın alt katında haftada bir açtığı Meydan'da aşka düşmüş muhibbler, canlar uyandırdı. Dervişler yetiştirdi.

Zıyâ Baba ahirete intikal edince, ondan nasîp almış olanların hepsi Yaşar Baba'ya geldiler.

Ziyå Baba'nın yanında rehberlik vazifesini yapmakta bulunan Ali Cemâli de burada ayıı şekilde Yaşar Baba'nın rehberliğini yapıyordu. Nasîpli canlardan bir kısmımın -Bektaşilik icâplarına göre- teslik ve terbiyesini üzerine almıştı.

Süleyman Veliyuddîn Zâviyesi pek harâb hale gelince, Yaşar Baba Eyüp sırtlarında, Gümüşsuyu Tepesi'ndeki Karyağdı Baba Tekyesi'ne geçti. Buramın postnişîni Kıvâm zâkirlerinde ve güzel Durak okuması ile tanınan, Hâfız Baba lakâplı Şişman Mehmet Salih Baba'nın 1332'de vefatından sonra, aynı vazifenin başına Yaşar Baba getirildi. Tekkenin şeyliğine önceleri vekålet etti. Sonra asil oldu.

Bu tarihî tekkede kaldığı müddetçe 'Demine, devrânına muhabbetler' yapmakta, 'erkân sürmek'te devam eyledi. Tanınmış tanınmamış birçok kimseye Bektaşiliği aşıladı; dergâhına gelenleri boş çevirmedi, nasipsiz bırakmadı.

Yaşar Baba muhteşem zâkirbaşılığının yanında takdir edilmekteki çelebi halleri ile de tam bir İstanbul Efendisi'ne benzerdi. Terbiyeli, edepli, sakin ve soğukkanlı bir insandı. Karşısında kim olursa olsun 'Efendim'siz konuşmazdı.

Sinirlendiği zamanlarda bile ağzından kötü bir söz çıktığı duyulmamıştır. Muâşeret irfânı, nezâket duyguları bu derece yüksek ve yürektendi. Çok da sabırlı ve tahammüllü idi. Tekkelerin sırlanmasından (kapatılmasından) sonra sıhhat ve neş'esini kaybetmişti. Üzüntüleri arttıkça rahatsızlıklarda birbirini takip ediyordu. Takatsiz, mangırsız kalmıştı. Gine de kendi üzüntüsüyle başkasını meşgul etmek istemediğinden kimseye hâlinden şikâyette bulunmazdı. Üstelik neş'eli görünmeğe çalışırdı. Zira onun nazarında huzur bozmak, neş'e kaçırmak en büyük günah sayılırdı.

Devir görmüş, umûr görmüş bir insandı. Hâfızasında zamanla toplanmış bir hayli hâtıra vardı. Bu itibarla çok fıkra ve hikâye bilirdi. Son çağların meşhur şahsiyetlerine ait bilhassa eski zâkir, bestekâr ve tekke şeyhlerine ait kafasında sıralanmış çoğu duyulmamış bilgi ve görgüler icabında bir kitap olabilecek zenginlikte idi. Ne yazık ki, bunlar, vaktiyle kendisinden tespit edilemedi. Nüktedanığı, hazırcevaplığı da ayrı bir âlemdi. Kendisinden de şu fıkrayı anlatırlar:

Ramazan'da müezzinbaşılığını yaptığı Çiftesaraylardan kendisini alıp teravih kıldırmak üzere Amîne Sultan'ın Arnavutköyü'ndeki yalısına götürürler. İlk gece namazı bildiğimiz şekilde kıldırır. Herkesi memnun eder, teşekkür kazanır.

Birkaç gece sonra terâvîhi kıldırırken Fatiha'dan sonra okunması gereken âyeti hatırlayamaz. Ne yaptı ise toparlayamaz. Sezdirmemek için aklına gelen şu'ôl isimli Arabi ilâhîlerden bir parça okuyup rükû'a varır, işin farkına varanlar, namazdan sonra: 'Yahû bunu nereden çıkardın Baba Erenler? Hemen cevâbı yapıştınr: 'Kur'ân'ı her gece okuyup da israf edecek değilim ya! Bir gece de böyle olsun! Hem bir de değişiklik olur! Dedi. Gülmekten katılırlar.

Son yıllarında hayatı çok sıkıtı içinde geçiyordu. Aktör Şâdi Bey bu eski üstâdını himâyesi altına alıp Şehzâdebaşı'nda işlettiği Ferah tiyatrosunda ona küçük bir vazife verdi.

Tiyatroya gelenlerin biletlerini yakıyor, salonda yerlerini gösteriyordu. Fakat bu iş ona ağır geldi. Yapamadı, dayanamadı nihâyet bir şeker bayramı (Ramazan Bayramı)'nın arafe gününe rastlayan 17 Kânûn-i Sânî (Ocak) 1934 tarihinde Akşam ezanı ile yatsı arası kendi muhiblerinden Mübâşir Nihâd Baba'nın evinde, bir muhabbet sırasında birden göçüverdi. Birkaç dakika önce de, bu âleme vedå etmek üzere olduğunu seziverir gibi olmuştu.

Cenâzesi kendi evine getirilip, iki gün bekletildikten sonra bayramın ikinci günü hiç umulmayan çok az bir cemaat ile kaldırılıp, öğle namazı akabinde Eyüp Hazret-i Hâlid Camii'nde kılındı. Gümüşsuyu sırtlarında Zeyneb Hatun mahalle sinde, posthisini olarak bulundugu Karyagd Baba Tekkesi pevresine sırlandı, Yaşı yetmişti.

Yaşar Baba kadın-erkek 28 kişiye nasib verdi... İki zâta da reislik kaşesi vermişti... Yaşar Baba'nın divitçi ustası Savaklar'da Yeni Mahalle (Hacı Hüs-rev) Camii'nin imanı Hâfız Cemil Efendi idi.

Abdülbaki Gölpınarlı'nın dedesi İbrahim Dede'nin de Yaşar Baba' dan nasip aldığı ifade edilmektedir.

Bursa Mısri Dergâhı son postnişîni Şeyh Mehmet Şemseddîn Efendi'nin oğlu Mehmet Fehâmeddîn Efendi bir mektubunda Yaşar Baba'nın zakirbaşılığı ve maneviyatı konusunda şu dikkat çekici bilgileri aktarmaktadır: «Yaşar Baba Avn-i Hakk'la tulû' etti şu kıt'a hem tamam oldu Alır feyzi bu esrardan Yaşar fâş etme nâdâna Bursa'ya teşriflerinde; bizim dergâhta zâkirbaşılık yapan Kâzım Efendi kendisiyle tanışırlarmış ve Baba'nın zât-ı âlilerine yazdığım Na't-ı Ali Aleyhis-selâm'ı Kâzım kendisine okur ve kâğıdı kendisine verir. Hazret bir gecede bu na't ezberler ve Cuma günü Kıyâm Tevhîdi'nde kendilerine has bir tarzda okurlar, 'Yå Alf' derken herkes başka bir hâlet-i ruhiye içerisinde bulunurdu ki, bunu kalemle ifäde etmeğe imkân yoktur. Ancak bu feyz-i ma'neviyi duyanlar, o aşk ile sermest olanlar idrâk ederler. Bilmem ama Hazret bulunduğu dergâhlarda ve idare ettiği Kıyâm Tevhîdleri'nde bu hazzı duymamıştır diyebilirim.'1653 Yaşar Baba'ya ait olduğu ifade edilen ve 17 Ocak 1934'te kaleme alınan bir şiir şöyledir:

Her gelen talibe emin olmayın

Mümin suretinde yezid türedi

Muhammed Aliye iman edipte

Güruh güruh dönen münkir türedi

Tabi-i Süfyandır ervah-1 habis

Ehli beyte cefa kılan türedi

Pirin yoluna erip döndüler

Mülcem Şimr-i Mervan türedi

Devri şeytandır maysi ezel

Birtakım kavm-i Lüt esfel türedi

Kendisin gösterip Suret-i Hakdan

Hile vü hud'alı kazip türedi

Hafız aç gözünü gör münafikı

Hakkın azabını bulan türedi

İzmir Balpınarı Tekkesi postnişini Ahmet Cevdet Aşki (Şimşir) Baba'nın nefes defterinde Yaşar Baba'yla ilgili şu dörtlük kayıtlıydı:

Cemalinden olur zahir şeb-i mi'rac muhibbâna

Anın icin Hart huyurdu "kaabe kavseyn geldi ekvâna

Avn-i Hakk'la tulû' etti șu kıt'a hem tamam oldu

Alır feyzi bu esrardan Yaşar fâş etme nâdâna 1654

Görüldüğü üzere diğer Bektaşi tekkelerinin pek çoğunda olduğu üzere Kar-yağdı Baba Tekkesi'nde de tasavvuf müziği ve şiiriyle ilgilenen kişiler yetişmiş-tir. Nitekim Mehmet Baba'nın şiirler söylemesi, Hafız Baba'nın divan oluşturabilecek kadar sir yazması ve Yaşar Baba'nın İstanbul'un önde gelen zakirlerinden olması bu tekkenin dini hayat kadar İstanbul'un kültür ve sanat hayatına da katkılar yaptığını göstermektedir.

Kaynak: Doç. Dr. Fahri MADEN İstanbul Bektaşileri Kitabı